Bilge bir kaplumbağa duymuş onu, otların arasından başını uzatmış, ‘Biz kaplumbağalar,’ demiş, ‘ağaçlardan ceviz çalıp kabuğunu sırtımıza takarız. İstersen kardeşinin omzunu nasıl takacağını gösteririm, ama sizin omzunuz gibi değil, bizim kabuğumuz gibi tortop olur.’
Ayşegül Çelik-Işık Ağaçları (Bir Dersim Hikayesi)

Yani güzel bir teklif yapmak için bok gibi para harcamaya ve görgüsüzlük yapmaya gerek olmadığının güzel bir ifadesi sanırım bu video. Tebrik etmek gerekir.

Akıllı olun!

Akıllı olun!

Bizi dinliyorlar, eyvah dinliyorlar, aman dinliyorlar!” Dinliyor, tabii dinleyecek. Kendisine mi dinliyor? Elbette hayır. Kusura bakmayın ama adaletin yerine getirilmesi meşakkatini üstlenmeyenlerin, bu gibi meseleleri gündemde tutmasını dün kabul etmediğimiz gibi bugün de fitneye itibar göstermemeliyiz. Utanacağın şeyi konuşmazsan, gereksiz soruya muhatap olmazsın. Asıl olan kendini bilmektir.

Ceza Davalarında Yargıç da Savcı da Olmasın!

Avukat Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı.

Bana hep öyle dediler, “ne güzel hapis yatıyor”, bu sözden utanıyorum.

Kürt İdris sabah geç uyanırdı, yer altında bir koğuştaydık, uyanınca “Allahıma, Hocam ne güzel yatıyor”, sanki besmelesidir.

Bilmiyorduk, hapsi güzel yatmak, insanlıktan çıkmaktır.

Hapiste hep kedi olamadığıma yanarım; hapiste insan kalmak, duvarlara tırmanmak ve duvarları tırnakla parçalamaktır.

Ne yazık, ne yazık, yapamıyorum.

Süper hapishanedeyim, kedi olamıyorum.

Ben bir leyleğim.

Ben bir leyleğim ve ‘süper’ bir hapishanedeyim/Yalçın Küçük.

Bir Dersim Hikayesi.

Kuşkusuz benim de bir Dersim hikâyem var: Üniversite yıllarımda, Ankara’da, Bahçelievler’de Dersimli bir komşumuzdan dinlemiştim. Hiç unutmam: Ilık bir yaz öğleden sonrasıydı. Evde olduğumuz halde birileri duyar korkusuyla fısıltıyla anlatmıştı Dersim’de yaşanan zulmü, kıyımı. Asıl hikâye kocasınındı: 40 yaşından sonra birdenbire alkolik olmuş, şiddet eğilimleri ortaya çıkmış olan kocası başkomiserdi; gösterdiği şiddetin ölçüsü kabul edilemez olunca Emniyet Teşkilatı tarafından sık sık izne çıkarılmış, psikolojik yardım alması için doktorlara gönderilmişti. Çocukluğunda aile büyüklerinden dinlediği bir hikâye kalmış aklında adamın. Dersim katliamına katılan bir asker akrabaları, çocuğunu emzirirken süngülenmiş bir kadın görüyor. Anne çoktan ölmüş, ama kucağındaki bebe annesinin memesini emmeye devam ediyor. Adam bakmış bebenin emdiği süte kan karışmaya başlamış, dayanamayıp alıyor bebeyi ölü kadının kucağından. Sahipleniyor, kendi oğlu gibi büyütüyor. Ona anlatılan buydu.
Başkomiser 40 yaşına geldiğinde annesi ölüm döşeğindeyken hakikat göğsünde süte kesiyor, tutamayıp kendini, anlatıyor sözü edilen o bebenin aslında bizim başkomiser olduğunu… Hikâyenin geri kalanını, saklanan yanlarını… Uzak akrabaları olan o askerin kaputa saklayıp bebeyi kaçırdığını, buna ilişkin bir sürü ayrıntıyı. Sonra getirip çocukları olmayan bu çifte evlatlık verdiğini. Ölüm döşeğinde helallik istiyor büyüttüğü bebeden.
Sözünün sonunda komşumuz, kocasının yıllar sonra dönüp dolaşıp bir Dersimli kadınla evlenmesinde kaderin işaretini bulduğunu söylemişti. Başkomiserin kendisine nasıl davrandığını sorduğumuzdaysa, “Dersimli olduğumu bilir ya, eli bir bana kalkmaz,” demişti. Tüylerim ürpererek dinlemiştim gerçek olamayacak kadar gerçek bu hayat hikâyesini. Azıcık patlak gözlü, bir ayağı aksayan, dudağının kıyısında hep bir sigarayla gezen o başkomiseri her gördüğümde gözümün önüne emdiği süte kan karışan bir kundak bebesi gelecekti artık… Bu hikâyedeki, o güne dek bize anlatılanlara hiç benzemeyen, bebesini emziren bir kadını göğsünden süngüleyen askerin ve benzerlerinin hikâyesi ise yıllardır açılmayan genelkurmay arşivlerinde duruyor olmalı.
Amacı ne olursa olsun edebiyat bir yanıyla çok kişiseldir. Bu seçki varlığını benim o zaman dinlediğim bu ürpertici hikâyeye borçludur bir bakıma. Hep günün birinde yazmayı düşlemiştim; yıllar sonra böyle bir seçki yapmak düşüncesiyle tomurcuklandı.
Sonradan öğrendim: o Dersimli komşumuz da, başkomiser kocası da ölmüşler. Hikâyeleri, emanetleri bende kalmasın istedim.


Kendinize bir iyilik yapın ve onküsür liranıza kıyarak bu kitabı alın. İnsan olmak adına, insanlık onuruna…

Ulan ozon bile delindi de kızlar hala naz yapıyor.
Grup Vitamin-Zonta.

Binlerce yıl önce platon da kendi devlet tasavvuru içinde tiyatro sanatını ortadan kaldırmayı planlıyordu. Platon öldü gitti. Platon’dan önce var olan tiyatro sanatı, Platon’dan sonra da binlerce yıl varlığını sürdürdü. Hem de yüzlerce zorbaya, tirana, hayduta rağmen. Şimdi de Erdoğan çıkmış tiyatroları ortadan kaldırmanın planlarını yapıyor. Ama tiyatro sanatı dün olduğu gibi, bugün olduğu gibi, yarın da varlığını sürdürecek. Çünkü yüzlerce zorbaya, tirana, hayduta rağmen bugünlere geldi. Tek biri hiçbir şey yapamaz. İsterse ülkedeki tüm sahneleri kapatsın.

Delikanlım belgeselinde yayınlanan, Alman ZDF kanalına ait, 68 öğrenci hareketine dair bir video.